Tüm acıların şarkılarla unutulabileceğini düşündüğüm yaşlardayım. Annem beni okuldan almış, kırmızı Opel Astra’mızla eve doğru gidiyoruz. Ön paneldeki ototeypin üzerinde altı kanal var. İlk kanalı Power FM, ikinci kanalı Number One FM ayarlamışız. Her binişimde kanalların yerini değiştirmeyi düşünüyorum. Hiç yapmıyorum. Kanallar, ayarladığımız ilk yerlerinde arabamızı satana kadar bizimle kalıyor.
En sevdiğim program Emre’nin Akşam Üzeri Partisi. O dönem tüm gruplar birbirine rakip. Ben Nirvana’cı ve The Cure’cuyum. Ve tabii ki Blur hakkında bir şey bilmeyen Oasis’ciyim.

Kırklı yaşların başında hayatımın arka planında bambaşka sesler ve onlara eşlik eden bambaşka dertler çalıyor. Ataşehir trafiğinde arabanın ön panelinde beliren Leisure kapağındaki boneli kızı Burcu’ya benzetiyorum. O sırada, Ernold Same aynı rüyaya aynı yatakta uyanıyor. The Ballad of Darren albüm kapağındaki yüzücülerse birbirinin draftına yatıyor. Blur ile İstanbul Trafiği Havuzu’nda aynı kulvarda tek koldan yüzüyoruz.
Sonraki trafiklerde Damon ile yüzüyoruz. Bazı günler o Hallow Ponds’da, ben Çınarcık’ta… Kırmızı üçgen bikinimle sahildeyim, yüzme simidimle bordo halının üzerindeyim. Bazı günler o Devon’da denizden biraz korkuyor. Ben Kaş’ta carettalara yüz vermiyorum. Oasis tam olarak neydi hatırlayamıyorum.
Blur’u çok sevdiğimi sonradan öğreniyorum. Tıpkı Emre’nin ben onu dinlemeyi bıraktıktan birkaç sene sonra evinde öldürüldüğünü çok sonradan öğrendiğim gibi…