Sabahın ilk kahvesiyle ayılmaya çalışıyorum. Telefonun üzerindeki sol başparmağımı aşağıdan yukarı hareket ettiriyorum. Kahve kupası elimden kayacak gibi oluyor. İçindeki kahve yere dökülmesin diye dizimi kupadan taşan kahverengi sıvıya doğru uzatıyorum. Bacağım biraz ıslanıyor; yer silme külfetinden kurtuluyorum.
Birkaç kedi videosu, birkaç saç kremi reklamı, birkaç spor olayından sonra çocukluğumdan hatırladığım o kült reklamın melodisiyle çekilmiş bir parodi önüme düşüyor.
Müjde Müjde size! Parizyenden müjde size! Zarif, sağlam, esnek çorap! Güzel çorap, Müjde!
Bir zamanlar —bu cingılın henüz popülerliğini kaybetmediği zamanlar— yeryüzündeki bizler için hayat hiç bu kadar karmaşık değildi. Algoritmasız hayatımızda hemen hemen her cumartesi akşamı N.’nin evine kalmaya giderdim. Annem beni saat 13.00 gibi bırakır, bir çay içer, masaya özenle dizilmiş pötüfurlardan birkaç tane yer, “Hadi bana eyvallah,” deyip kendi cumartesisini yaşamaya giderdi.
Önce siyah mika kutusu gelirdi içeriden. İçine fazla konan jokerler birer birer ayıklanırdı desteden. Ben kağıtları Adanalı Sevda Abla’dan öğrendiğim gibi karıştırırdım. N. kaç el oynayacağımızı sorardı: “7 mi 11 mi?” Yanıt fark etmezdi, eller bitse de oyun tekrar tekrar yeniden başlardı.
Bir ıslık çalar, ağzıyla “Hadi Güllü, kağıt kalem getir,” derdi N. Kalem her zamanki gibi büfenin önündeki, bir zamanların sigara çanağında dururdu. Kağıdın yeri ise tam bir muammaydı. Sorardım. Tarifler genelde şöyle olurdu: “Küçük odada, tahta sandalyenin yanındaki dolabın üzerinde duran üç hurçtan, üstten ikisinin arasında…”
N.’nin koordinatlarıyla çıktığım yolda, tarif edilen ince-uzun kartonetleri muhakkak bulurdum. Bir zamanlar sandre saçlı, kırmızı ojeli, giyim kuşamı ihtişamlı N., aslında uzunca bir süre önce —büyük oğlunun erken vefatından sonra— dünyaya dair pek çok şeyden vazgeçmişti. Ne var ki, gençliğinde giymeye alıştığı o ince ve üst taraftan lastikli jartiyer çoraplardan anneme sürekli sipariş ederdi. Evden çıkmasa da o çorapları, rahat diye giydiği uzun namaz eteklerinin altına —herhalde rahatsız olmak için— giyerdi. Münasebetsiz eller bu çoraplara koltukların, divanların, açılmayan salondaki yemek odası sandalyelerinin arasında mutlaka rastlayabilirdi. Çoraplar muhtelif yerlerde bulunmayı beklerken, Müjde’nin Sheer Holds Up 20 Den kartonetleri, bitmek bilmeyen 51 seansları için bambaşka yerlerde bile isteye saklanırdı.

Müjde Müjde size! Parizyenden müjde size! Zarif, sağlam, esnek çorap! Güzel çorap, Müjde!
4×100 m geliştirmelinin son 100’ündeyim. Son dönüşe hazırlanıyorum. Havuzun kenarında dizden kırılmış bir bacak havada beni selamlıyor. Diğer bacak dar basamakta, dümdüz. Siyah mayonun fırfırları suda süzülüyor. “Bacakları da kalınmış,” diye düşünüyorum.
İki ayağımla tek bacağın yanından ters dönüp kendimi olabildiğince ileri itiyorum. Biraz süzüldükten sonra yüzüstü dönüyorum. Ellerim streamline’da, bayrağın biraz ilerisinden su yüzeyine çıkıyorum. Bugün günlerden pazar. Artık derimin altı bile klor kokuyor, N.’yi hatırlamayı bile çok özlüyorum.
Bir yanıt yazın