Mutsuzluğun genel sebebi, doğru düzgün silinemeyen camlar olabilir mi? İcra takip servisinin önünde bekliyorum. Hantal, kokulu bir bina, olağanüstü sıcak, yarısı yardım etmeye hevesli diğer yarısı hayatından bezmiş vergi memurları kırmızı beyaz kitsch bankoların arkasında. Birilerinin çocukları müdür yardımcısını tüm bu kaostan ayıran yazıhanenin bizim tarafımıza bakan kısmına sanat eserlerini yapıştırmış. Çıktılar alınmış, boya kalemleri bulunmuş, oğlanlar nazlıca bir iki boyamış kızlar hiç kenarlarından dışarı taşırmamış.
Kirlerin arkasından akan trafiğe ve dalgalanan bayraklara bakıyorum. Benimle ilgilenen hoşgörülü memurların aralarındaki sohbete bakılırsa çoktan unutulmuşum. Açıkçası sorun değil. Çünkü bu hengamede ben de niye buradaydım, unuttum.
“Hangi kutu nereye verilecek ben nereden bileyim?” Bu soru bana dünyanın en ilginç sorusu gibi geliyor. Arka koltukta iade bekleyen üç paketten ikisi onun hesabından yapılmış oysa. Açıklamaya başlıyorum. Sonra vazgeçiyorum. Paketleri alıp kendimi dışarı atıyorum.
Kimsenin olmayışını fırsat bilen kadınlar kahve molası vermişler şallarına sıkıca sarılarak. Hava gerçekten soğuk, montum arabada. Biri bana eşlik ediyor. İade kodlarını verip, klavyeden gelen seslerin bitmesini bekliyorum. Gözüm içeri az önce gelen diğer kadının masaya koyduğu karton bardağa takılıyor. Kapkaranlık kahve sıcağıyla kartonun formunu değiştiriyor. Midem yanıyor. Montsuzluğa alışıyorum.
Aldığım kerteriz beni Marmaray’a bindiriyor. Sağ eline Barış Manço’dan sonra en fazla yüzük takan adam ile suratına allığı bolca sürmüş kadının ortasında ayakta dikiliyorum. Adam elinde bir kitap tutuyor. Kitabın ismini görmüyorum, yalnızca karton ayracın üstündeki komünist kepli adamı seçebiliyorum. Ferhan Şensoy’u.

İki durak sonra allıklı inmek için ayağa kalkıyor. Yanımdaki kadına oturması için yol veriyorum. Kadın boş yere doğru ilerken, teşekkürler siz oturun diyor. Sırt çantamı oturmak için çıkarıyorum, kadın oturmaya hazırlanıyor. Bedensel iletişim karmaşasını çözmek için sevmesem de genelde işime yarayan iri kıyımlılığımı kullanıyorum. Yanımdaki kitabı elindeki poşete koyuyor. Poşetin üzerinde Suat Kuruyemiş yazıyor
Boş boş etrafa bakarken önümden bir market arabası kendi kendine gidiyor. En altta küçük sular, hemen yanında bir koli süt, üzerinde peçeteler, onların yanına plastik karton bardak kapakları.. Her şey ezilmeme kuralına göre yerleştirilmiş gözükürken en üste yığılmış çekirdek kahve paketleri bu düzeni bozuyor. Onu itenin ayak seslerini dinlerken, ileride oturan internet ünlüsü eski siyasetçi çevreye ahkam kesmeye devam ediyor. Onun ne kadar göbekli ve kısa boylu olduğuna şaşırıyorum.
İçimde mayo, onun üzerinde tshirt ve kazak olduğunu hatırlıyorum. Seansa az kalmış, tuvalete gitmekten vazgeçiyorum.
Bir yanıt yazın